Ankilozan Spondilit Yazısıdır.

Bir başka açıdan Ankilozan Spondilit Hikayesi..

Adını az çok duyanınız olmuştur. Genelde ankilozanlı hastalar postür(duruş) bozukluğuyla birlikte yolda yürürken paytak bir yürüme şekliyle bilinirler. Çoğu zaman onların kabadayı gibi yürüdüğü düşüncesine de kapılabiliriz. Hastalığın ilerleme seviyesine göre sırtta bir kamburluk, kalça eklemlerinde zayıflama, alevlenme zamanlarında ise şiddetli uykuyu bile kesecek ağrılara rastlamak mümküm. Kısacası insanın tüm hayatını mahvedecek derece bir hastalıktır. Bazı kişilerde ise bu hastalık hafif şiddetle seyreder. Hatta ilaç kullanma olayı bile çok nadir olduğu da olur. Ama diğer taraftan normal ilaçların fayda etmediği benim gibi hastalarda son çare “Biyolojik Ajanlar” kullanma gereği kaçınılmaz olur. Bu hastalığın anatomik boyutu böyleyken işin sosyal boyutu da ayrı bir vehamet teşkil eder. Bazı zaman kimseyi hasta olduğunuza inandıramazsınız. Çoğu zamanda karşı taraftaki kötü niyetli kişilerce çok kolay bir suistimal malzemesi olabilir. Hatta bu o dereceye varırki postür bozuklukları ve çökkünlük haliniz hat safhada olduğu halde sizden birde hastalığınız ispat etmenizi bile beklenebilir.
1995 yılı son baharıyla birlikte kalça eklemlerimde yerel ağrılar hissetmeye başladım. O zaman askerlik vazifemi ifa etmekteydim. Askeri hastanesinden devlet hastanesine kadar gitmediğin yer zorlamadığım imkan kalmadı. Doktorlar hiçbir rahatsızlığımın olmadığını söylediler. Tabi bulamadıklarını söylemek onları küçük düşürür endişesiyle üstüne üstün hastayı hasta olmadığına inandırmak herhalde daha mantıklı gelmekteydi. Seronegatiflik kavramını henüz o zaman keşf etmiş doktora ben ulaşamadım belkide.Sonuç olarak hastalığın bilinememesi yada bulunamaması durumunda yapılacak şey GATA ya sevk etmektir. Gelin görünki hasta olduğuma kimseyi inandıramadım. Ancak tabur doktorumuz üsteğmen rontgen filimlerindeki kalça eklemlerindeki bulanık görüntüyü bana göstererek bu kısımda işlerin yolunda gitmediğini söyledi. Fakat bunu bilen ve söyleyen sadece oydu. Çaresiz bana Voltaren isimli ağrı kesici ilaç verdi tabur doktorumuz. Önceleri 25 mg lık dozları ağrıyı 3 gün kesiyordu. Sonraları 50 mg oldu. Ağrı kesici almadığım zamanlar topallayarak yürümek zorunda kalıyordum. Bu halime Erdal Poyrazlı kardeşim şahittir. Bu halde beni tam techizatlı spor denetlemesine bile soktular, düşünün artık. Bu hastlağımın bu aşamasında çektiğim çile böyleydi.
Nihayet askerliğin bitmesiyle birlikte sivil hayat başladı. Ancak doktorlara göre ben halâ sağlam bir adamım(!). Günü voltaren 50mg lık ağrı kesicilerle kurtarıyorduk. Derken aradan 5 yıl geçti ve 50 mg lık ağrı kesici her gün kullanmam gerekiyordu. Bu da tam olarak ağrıyı kesmez oldu. Geceleri kabus, gündüzleri uyuşukluk uyku hali, kambur iki büklüm çıkmaya başlamış. Yine azmettim yılmadım ssk konur sokaktaki hastaneye gittim. O zamanlar malum sağlık sistemi beş para etmez haldeydi. O günleri yaşamayanlar, bugünkü hastane konforunun ne olduğunuda anlayamaz. Sonuçta doktora muayene için sabahın erken vaktinde kuyruğa girdim amma velakin millet geceden girdiği için herhalde kuyruktaki 80.ci kişi bendim. Fizik Tedavi uzmanına artık akşama doğru sıra geldi ve doktoru ben gördüm, ama doktor başını bile kaldırmadan hemen 1 dk içinde Röntgen Film istem kağıdını yazdı ve filmi çekinmemi istedi. Tabi röntgen filimi için ertesi gün gelmem gerekti, çünkü oradada inanılmaz bir kuyruk. Zaten ssk lı olarak sadece ssk hastanesinde muayene olabilirsin, seçme şansın şimdiki gibi yok. Derken Film kuyruğunda da nihayet sıra geldi. Filmi çektirdim. Sonuç 3 gün sonra gel al. Tabi yine bunlar içinde uzun kuyruğa girmeniz gerekiyor. Film almak için röntgen servisine gittim filmi aldım. Filmin doktora gösterilebilmesi için tekrar bir sonuç sırası alınması gerekiyor. Yanılmıyorsam sonuçlara hergün bakmıyor doktor. Her neyse onun içinde başka bir gün sabah erken saatlerde geldik ve sıramıza girdik. Nihayet akşama doğru doktorun nur cemalini görmek müyesser oldu. Doktor filme bir baktı ve dediki “Bu film yanlış çekilmiş, filmde hata var. Bir kalça ekleminde bu kadar hasar olmaz”. Napacağız hocam? Röntgene git filmi tekrar çeksinler. Hoppala! Peki dedik yine röntgene kuyruk,sıra ve filmi götürdük. Doktorun filmde hata olduğunu söylediğini söyledim. Röntgen teknisyeni de demez mi “Yok bu Film sağlam hata falan yok, git doktoruna bu filimle git”. Tekrar doktora sıra kuyruk. Tabi burada işyerinde ne çok doktora gidiyorsun? Sorularıyla muhatab olmak cabası. Sanki onlar marsta yaşadıkları için Türkiyenin o zamanki sağlık hizmetindeki vehametinden bi-haberler. Neyse Doktora tekrar gittiğimde doktor yine “Yok bu filimde hata, o teknisyen bilmiyor bu işiya neyse artık”diyerek buyurdu zat-ı şahaneleri. Hiçbir hastalık teşhisi koymadan bir ağrı kesici ilaçla savdı başından beni. Ondan sonrası malum, ne ana kaldı ne avrat doktorunda sağlık sistemininde, gelmişininde geçmişininde ...
Artık umutlarım tükenmişti sağlık sisteminden. Alternatif arayışlara giriştik. Şifacıların kapısını çalmaya başladık. Çubuğun Sünlü köyündeki bir ihtiyar piri fani nin kapısını çaldık. Allah razı olsun adam asfalt ziftiyle tuzu karıştırıp belime sıvadı. Üstünüde çarşaf gibi birşeyle kapattı. Okudu üfledi. Para falan da istemedi, Şifa bulmam içinde bol bol dua etti. En azından beni iyileştirmek için bir gayret içinde olan bir insanla karşılaşmıştım ilk defa. O da geçi bir rahatlık verir gibi olduysa da fayda etmedi. Başka bir şifacı,cinci bir hoca bulduk :) O da evine geldiğimizde bizim gazeteci olduğumuz istihbaratını almış. Bunu cinleri söylemiş kendisine :) Olay şu; cinler bilgiyi eksik anlayarak yanlış aktarmış. Dışarda biz kendi aramızda şakalaşıyorduk, işte hocayı kameraya çekecen, sonra reha muhtara bunu satacaksın vs. :) Sizin anlayacağını hocanın cinleri lafı g*tünden anladığı için adamınan ilk etapta papaz olduk. Artık gönlünü edene kadar akla karayı seçtik.:) Sonunda tedavimi kabul etti, tabi kesinlikle kendisine para teklif etmememiz karşılığında. Dürüst ve iyi niyetli bir insandı velhasıl kelam. Masaj tedavisiyle birlikte hergün bir limonu portakal yer gibi dilimleyip yememi, aynı zamanda hergün 50-100gr çekirdekli kara üzüm yememi söyledi. Söylediğine göre kendisine gelen kanser hastası birkaç vakayı tedavi etmiş, kimbilir doğrudur. Velhasıl kelam günlük üzüm ve limon yemekten gına geldi :) Tabi bu yiyemediğim üzümü iş arkadaşlarıma hediye ediyordum. Buna bir yıl boyunca devam ettim, tabi masaj tedavisinede. Ancak masaj tedavisinde sırtıma baskı uygulanmasıyla çok canım yanmasından dolayı Hoca tedaviye devam etmenin doğru olmadığını nihayet söyledi. Benim kambur iyici çıkmıştı. Ve yürümekte artık zorlanıyor, gecelerim kabus olmaya devam ediyordu. Üstüne üstün işyerinde yaşadığım olumsuz ve anlayışsızlık ortamı başlı başına ayrı bir konu. Kanser teşhisiyle kemorati tedavisi gören arkadaşım için bile süistimal yapmakla suçlanmaların yapıldığı bir ortamda herhalde çok anlayış beklemek aptallık olurdu. Bilen bilir ne demek istediğimi..
Yıl 2003 mevsim sonbahar. Yine sabah işe gitmek için kapının önünde ayakkabılarımı giyiyordum. 4 yaşındaki oğlum Abdulkadir kapıda annesiyle birlikte beni uğurluyordu. Yine iki büklüm vaziyette adım aralığı 10cm bile olmayan biri olarak ben tam ayakkabılarımı giymişken oğlum dediki “Baba, sende diğer babalar gibi beni kucağına alsana” dedi. Bende ona “Oğlum seni kucağıma alamam, çünkü ben seni kucağımda taşıyamayacak kadar hastayım”. Bu halimle zaten çocuğuma karşı görevlerimi yapamayışımın (ruh halimi siz düşünün) ezikliğiyle arkamı dönüp giderken Yaşlı babamın bu dramatik sahneyi baştan sonra seyrettiğini sonradan anladım. Akşam geldiğimde babam artık mal mülk ne var ne yok satıp savıp, benim sözüm ona “Teşhisi konulamayan hastalığımın(!)” tedavisi için gerekirse fizana bile göndermeyi kafasına koymuştu. Özel-tüzel ne varsa doktor bulmamımı söyledi babam. Yıl 2003 Ak parti hükümetinin 2002 yılında işbaşına geçmesiye ilk icraat olarak tüm devlet hastaneleri SSK lı hastalara da açılmıştı. O güne kadar bana kapalı olan Numune hastanesinin kapısını bir çalayım dedim. Fakat yine keşmekeş kuyruklar derken Ankara Numune hastanesinin akşam vardiyasına denk gelen muyane için poliklinikten sıra aldım. Tam sıra bana yaklaşmıştıki hastane de çalışan Hastane mühendisi amcaoğlu Hasan abiye denk geldi. Bana bu kuyrukta ne işimin olduğunu sordu. Bende durumu anlattım. Bana poliklinikte muayene olsam bile asistan doktorların hastaneye yatış yapamayacaklarını, sonuçta beyhude bir bekleyişte olduğumu söyledi. Bende abi ne lazımsa yapmaya hazırız dedim. Tabi ben ve babam gemileri çoktan yakmıştık. Amcaoğlu dediki “Bak şimdi seni yatırmaya yetkili bir hocanın muaynehanesinin adresini, telefonu verecem. Git muayeneni ol benimde selamımı söyle o senin teşhisini mutlaka koyacak bir hocadır” dedi. O gün sevinçle evin yolunu tuttum. Eve vardığımda babama ve aile her şeyi noktası virgulüne kadar, hatta biraz hüsn-ü mübalağa ile anlattım. Babam ve ailem hepimiz umutla karışık sevinç içerisindeydik. Kolay değil bir kabusunu sonlanmasının son anlarıydı. Telefon ile doktorun sekreterinden randevumuzu aldık, saat 15:30 a. Tabi o zaman tam gün yasası yoktu. Bundan sonra muaynehanenin yolunu tutmaya sıra gelmişti. Bayram sabahını bekleyen çocuklar gibi heycan içinde geceyi sabah ettim.
Nihayet Ankara-Kızılay semtinin yolunu tuttuk. Muaynehane kızılaydaydı. Bekleme odasından sekreter doktorun beni beklediğini söyledi. İçeri selam verip girdim. Doktor sedyenin üstüne uzanmamı istedi. Sağımı solumu eklem yerlerimi muayne ettikten sonra çok sürmeden koltuğa oturmamı istedi(Adam kapıdan girerken yürüyüşümden teşhisi kafasında koymuştu bile). Adı, yaşımı,işimi ve diğer sosyal bilgilerimi sordu. Kaç yıldır ağrılarımın olduğunu vs. Benden kan tahlillerini yaptırmam için formları doldurdu ve bana uzattı. Sonrasında ise bana “%95 kesin olmakla birlikte hastalığın Ankilozan Spondilit” dedi. Hayatımda bu iki kelimeyi ilk defa duyduğum için tekrarlattım hastalığın ismini. Anlatmaya başladı. Bu hastalık işte kalça eklemlerinden başlar, sonrasında bele vurur, oradan kaburgalar ve kürek kemiği derken en son boyunda tutulum yapar vs. vs. Bunları dinledikten sonra “Peki hocam hastalığı öğrendiğimize göre (ki öğrenmek için 8 sene sürünmem gerekti) bunun tedavisi için ne yapacağız?” sorusunu sordum. Aldığım cevap “Bak oğlum bu hastalığın bilinen bir tedavisi yok” oldu. “Hocam ben peki iyileşemeyecekmiyim?” takiben soruya hoca “Maalesef Hayır” cevabı bütün umut,beklenti ne varsa savruldu yok oldu bende. Gündüzüme kara bulutlar çöktü. Yine çocuklarımı kucağıma alıp onlarla ağrılardan çekinmeden oynama hayali suya düşmüştü artık. Hocaya tekrar “Peki şimdi ne yapacağız hocam, ölmeyi bekleyim” dediğimdeyse teknik olarak şunları söyledi; “Sana sade küçük dozda ağrı kesiciler vererek hayat kaliteni biraz olsun artırmaya çalışacağız. Tabi bir iki hap var ama onlarında pek iş yaptığı söylenemez. Allahtan umut kesilmez” mealindeki sözlerle beraber son olarak “Şu verdiğim tahlilleri yaptır, hastane sekreterliğnden yatış için randevu al. Artık hastane de görüşürüz” dedi. Meşrutiyet caddesinden sakarya caddesine doğru nasıl geldiğimi bilmiyorum. Haleti ruhiyemin farkında değildim. Etrafa boş boş, umutsuz bakışlar arasında karanfil sokak çıkışındaki büfenin duvarına dayanıp bir sigara yakıp, yere doğru çöküp kaldığımı hatırlıyorum. O anı anlatmam mümkün değil. Sanli O dakika gökyüzündeki yıldızların yere üstüme doğru düştüğünü hissettim. Dünyanında sonuydu galiba. O durumda aslında kendimi düşünmüyorum. Benden iyi haber bekleyen babamı, çocuklarımı ve eşimi düşünmekteyim. Tüh yine onları hüsrana uğratacaktım. Yine onlara karşı suçluluk duygusuyla ve eziklik içinde yaşamaya mahkum olmuştum artık. Onlarda bıkmıştı benim her sabah tutukluğuyla yataktan kalkamayışımdan. Babam bile kaç kere gelirdi sabahları beni yataktan kaldırabilmek için. Hep şu söylenirdi. “Oğlum bak işe geç gidiyorsun, bir gün seni işten atarlar”. Tabi bunların üstüne birde o günden (İyileşme umudumun olmadığını öğrendikten) sonra hergün işe giderken acaba bugün işten atılırmıyım endişesi eklendi. Tabi çevremdekilere göre hastalığımdan dolayı suçlu bendim(!) Bu suçumu hafifletebilmek içinde herkesten fazla çalışır, bu kusurumu(!) kapatmaya ve bir bakıma herkese yaranmya çalışırdım. Bu bir psikoloji. Önceleri hastalığım bazı amirlerim tarafından hele mele idare edilen bir durum iken, bir gün çıkarların çatışmasıyla tamda suistimal edilecek fırsat olarak husumet içinde yanıp tutuşanlar için bulunmaz bir fırsat oldu. Artık hastanedeki hocadan kaç kere işyerine hastalığımı ispatlamak adına durum raporu almak zorunda kaldığımı varın siz tahayyül edin. İki büklüm vaziyetteyim ve hastalığım teşhisi konulmuş olduğu halde her seferinde amirlerime hastalığımı ispatlamak zorunda kalmaktan artık bıkmış usanmıştım. Ölmeyi de diledim Allahtan. Çünki bir noktaya kadar ailende senin suistimalci olduğunu düşünmeye ve bunu hissettirmeye başlıyor. Düşünün ki babamın arkadaşlarından biri beni iki büklüm yürürken görmüşte babama “Ya senin oğlun niye eğri yürüyor, söylede düzgün yürüsün canım” şeklinde Bir şey söylüyor ve babamda bunu bana “Oğlum sen öyle yürürken millet bana bunu söylüyor, ben senden utanıyorum. Düzelt yürümeni.” Buyrun burdan yakın. Sevgili babacığımı da anlıyorum. İş yerindekileride anlıyorum. Çünkü ben bile kendimden bıkmışım ki benim dışımdaki insanlar nasıl bıkmasın.
Epey bir müddet işyeri doktorum Secaattin SAÇIKAY hocamın (Allah ondan razı olsun) verdiği ağrı kesici merhem karışımlarıyla günü kurtarmaya çalışıyorduk. Tabi miğdem aşırı ağrı kesici kullanmaktan dolayı çoktan Gastrit olmuştu. Muaynehane den sonra hastanede 1 hafta yattım. Bana Metotreksat isimli tamda faydası olup olmadığı belli olmayan, kanser tedavisinde de kullanılan bir ilaç başlandı. Buna cuma hapı da denir. Yıl 2005 e geldiğinde işyeri doktorum Secaattin bey bana “Remicade” isimli bir ilacın benim gibi hastalar için iyi derecede hastalığı durdurucu etkisinin olduğunu yaptığı araştırmayla bulduğunu söyledi. Bunu 3 ayda bir gittiğim doktorlar konseyinde hocadan remicade uygulamasının olup olmayacağını sordum. İlk etapta konsey hocası bunu nerden duyduğumu ve bu ilacın ölüm gibi yan etkileri olduğunu söyledi ve birde güldü(!). Tabi diğer hocalar bir şey demedi. Peki hocam ben sadece yaptığım araştırmadan elde ettiğim sonucu paylaştım diyerek kendimi savunmaya çalıştım. Bir yıl sonra bu hoca artık konseylerde yoktu yerine diğer hoca geldi ve bana yine bir konseyde “Durali bey; sana şu ana kadar uyguladığımız tedavi fayda etmemekte maalesef. İsterseniz size Remicade isimli ilacı başlayalım dedi.” bende “Hocam körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz” kabilinden Bir şey söyleyerek ekledim, “Ben bu ilacı diğer hocadan geçen sene istemiştim.”dedim. Bunun üzerine hocada “daha önceki yıllar ilaçla ilgili çekincelerimiz vardı, ama artık eminiz ve isterseniz uygulayacağız.” dedi. Sonrasında 9 ay INH (verem koruyucu ilaç) tedavisi sonucunda 2007 yılı mayısın 16 sı. İlk remicade ugyulamam yapıldı. O duyguyu anlamatam, müthişti. İlaçtan sonraki günlerde kamburumdaki eğriliklerde de hissedilir bir düzelme olmaya başladı. Yürümekte zorlanan ben bir-iki ay sonra koşmaya başlamıştım. Hatta iş arkadaşlarımdan Çiğdem Genç ile Bayram Demir beni öyle görünce şaşkınlıktan dillerini yutacaktı nerdeyse :) Allah onlardan bin kere razı olsun. Desteklerini unutumam. Birilerinin sizinle beraber sizin adına sevinmesi çok güzel bir duygu.
Artık kendime güvenim gelmişti. Fakat Mobbing uygulamaları iyice dozunu artırdığı için gözüme uyku girmiyordu geceleri. Sabaha kadar evin içinde “acaba yarın işyerinde ne olacak”, “İşten atılırmıyım, yoksa yine bir yere mi sürülürüm” düşüncelerine karşı program yapma yeteneğimi “entrika tahmini üzerine yapay zeka” konusunda uzmanlaşmakla uğraşmaktaydım. Allaha şükür bir gün öncesinden sonraki gün ne olacağını tahmin edecek basireti rabbim bana lütfetmişti. Ancak mobingcilerin bundan haberi yoktu.:) Gerçi mahv-ı perişan, rezil-i rüsva olup olmadıkları hususunu arkadaşlarım bilir. Neyse bu uykusuzluk yüzünden psikolog dostum, Asker arkadaşım, Canım ciğerim, zor günlerin dostu, kilo ila bafra tütünü alıp zor günlerde beraber barış çubuğu tüttürdüğüm ERDAL POYRAZLI kardeşimden bu konuda destek istedim. Sağolsun bir kafeteryada beni muayne etti. İşin ilginci o da o zaman mobbingden mağdurdu :) Her neyse bana durumu anlattı. Hayatım 4 de üçünü işe ayırdığım için kendime hayatıma vakit bırakmadığımı, sosyal hayatımdan çaldığım vakti tekrar kendime verip tamamlamam gerektiği ve daha bir sürü şey daha söyledi. Tabi bu yazının önceki paragraflarında bunun sebebini kendimi kusurlu gördüğüm için tamamlamak için aşırı efor sarfettiğimi belirtmiştim. Düşünün sabah geç kaldığım saatleri hak geçmesin diye akşamları fazla çalışarak telafi edeceğimi düşünerek işyerinde bir hayat yaşıyordum. Sonuç olarak başlangıç psikolojik destek almıştım fakat yeterli değildi. Uykusuz gecen gecelerle bu iş olacak gibi değildi.2008 yılı temmuz ayında numune psikiyatriye uyku ilacı istemiyle muayneye gittim. Önce doktorlar(3 tane doktor yan yana oturuyorlardı) Anlat bakalım niye uykusuzsun derken şöyleydi, böyleydi, anan aşağı, baban yukarı derken yarım saat süren bir muyane seansı oldu. Bense uyku ilacı reçetisi yazılsın ve biran önce gideyim düşücesindeyken, hastalık teşhisini kendi aralarında istişare ederek koymuşlar. Anlayacağınız mobbin ruhumda derin hasarlar oluşturmuştu. Bana gaipten sesler duyup duymadığımı, vahiy gelip gelmediği, kendimi nasıl hissettiğim gibi garip sorulardan sonra verecekleri ilacın uyku yapma özelliği de olduğunu ve dolayısıyla bunu kullanmam gerektiğini söylediler.
Dönüm noktası. Bu günden sonra artık saat 22:30 olunca mışıl mışıl uykuya dalabiliyordum.Ve artık işe geç kalma olayları tamam son bulmuştu. Fakat Anksiyete benzeri psiyatrik rahatsızlıklar baş göstermişti. Hiçbir yerde boş vaziyette duramıyordum. Kendimi sürekli meşgul etmem gerekiyordu. Hatta işin yoğun olduğu araç bakımda şeflerimde bana iş versinler ve iş oluştursunlar diye rica ediyordum. Çünkü vakit ne doluyor, nede geçiyordu. Kabus gibi bir hayat başka açıdan vardı. Psikiyatırlar da televizyonda dizi falan takip et diye tavsiyede bulunmuştu. “Canım ailem” dizisi başta olmak üzere “çocuk bahçesi-magapaga” isimli çizgi filmlerde artık favori takip listemdeydi. Tabi bunlarda çözüm değildi. Ve yeşil mi turuncumuydu hatırlamıyorum ama değişik renkli reçeteye yazılmış Akineton gibi ilaçlarla sakinleşme sürecine girebiliyordum. Sizin anlayacağınız motor iyiden iyiye gitmişti. Artık mobbingcilerden kısmen uzak olmama rağmen onların yaptıklarını hiçbirişeyi hatta durduk yere maaşımı düşürmelerini bile umursamıyordum. Çünkü ben kendimi tamamen Allah'a adamıştım. Derken Müdürüm ve sevgili dostum “Yüce İnsan” :) Ali BACİK bu psikolojik travma durumdan ancak sosyalleşerek kurtulabileceğimi söyledi. Sağolsun Çiğdem hoca hergün saat 15:00 da kantoron otundan bana çay yapar, Bayram Demir benim elimden tutar çocuk gibi değişik insanların yanında ziyaretlere götürür, farklı insanlarla tanışmamı ve “Sosyalleşmemi” sağlardı.:) Bunların biraz faydasını gördüm artık gün gün daha da iyiye gidiyordum. Fakat tahribatlar kolay kolay iyileşmiyordu. Bu konuda destek aldığım Hamdi SARITOSUN'u (namı diğer Tosun Paşayı :) unutmamak lazım. En zor zamanlarımda bana kol kanat gerenlerden biriydi. Bunun yanısıra Fizik mühendisi kardeşim İbrahim ULUCINAR'ı da unutmamak lazım. O da soyismi gibi ulu bir çınardı. İsmini sayamadığım kişiler var elbet. Zor günlerimde bana destek olan kardeşlerimden Allah razı olsun. Umarım bende onlar için küçükte olsa birşeyler yapabilmişimdir.
2009 yılı ramazan ayı. Bir telefon gelir işyerinden. Tabi aklım çıktı. Çünkü işyerinden arandığımda hiç babamın hatırını sormak için aramazlar, hep anamızın hatırını sorarlar.(ağır bir tabir ama başka bir ifade şekli bulamadım beni mazur görün). Dedim yıllık izindeyim, tabi telefondaki ses bana hemen işkur'a gidecekmişsin bugün son günmüş! Hoppala işkur ne? Neyin son günü? Kimsenin bir halt bildiği yok. Ben de orucumu rahat tutabilmek için genelde ramazanda adetimdir, dışarı hiç çıkmam, hastalığım hasebiyle tabi. Koştur koştur otobüse atlarsın, çubuk Ankara 70 dk. yallah. Vardık sıhhıyye ye bulduk işkuru ve bizi arayan işkur memurunu. Halâ bir alaka kuramıyorum, benim işkurla ne işim olur diye. Sordum elemana ne istiyorsun diye oda demezmi “Ya TC kimlik numaran burda yok, onu sormak için seni aramıştım” Hay ben sizin cümlesini kesik bir şekilde içimden yarım olarak söyleyerek, bunun için buraya gelmeye gerek yoktu dedim ama, neyse olan oldu bir kere. Sonra memurun elindeki kağıda ilişti nedense gözüm. Kağıda bakabilirmiyim diyerek kağıdı memurun elinden aldım. O da neki ! 3 yıldır alamadığım sakatlık raporu onaylanmış ve işleme konmuş bile. Artık G.V.M idiriminden faydalanabilen biri oluyorum. Yani emeklilik yolu göründü. İnanamadım. Hemen sakatlık bürosunu aradım ordaki adamda “gözün aydın hadi raporunu en sonunda aldın” demezmi. Hiç Bir şey beni bu kadar sevindiremezdi. Kızılayda o büfenin yanındaki çöküntü halimin tam tersi bir sevinci yaşatmıştı rabbim bana çok şükür. Hem artık işten atılma korkusu yok, ailemi aç bırakırım çalışamazsam ne olurlar korkusu yok, yok oğlu yok.. Yıllık iznimin bitmesini iple çektim. Ve ilk işe başladığım gün Hamdi paşanın yanına vardım. Durumu anlattım o da sevindi. Ve ondan sonrası SSK dan emekli olabilirsiniz yazısı için bir 15 gün daha bekledikten sonra Hamdi Paşaya “Hemen benim emeklilik işlemlerimi başlat” dedim. O da bana, yahu acelen ne, kağıdı koy cebine nasılsa her şekilde bu hakkı kazanmışsın diyor amma ben kararlıyım. Ya ertesi gün bir terslik olurda bu rüyadan uyanırsam. Bir gün dahi beklemeden işlemlerimi başlattım. Son bir haftalık süreçte vedalaşma fasıllarıyla sürecini başlattım ve Allah'a şükür kabus ve hezayanların yaşandığı o yerden kurtuldum. 5 sene oldu ayrılalı fakat ancak cesaret toplayıp geçen hafta gidebildim arkadaşlarımı görmeye. Korktum acaba o kabusları tekrar yaşarmıyım diye. Ha şuda bir gerçekki, 2009 da ortam değiştirdikten 2 yıl sonra o anksiyete ye benzer benim ve psiyatırların adını koyamadığı o sıkıntıdan bana saçma sapan gelen o “sosyal etkinlikler” sayesinde yırttım. Mutlaka sosyal olmayı ihmal etmeyin, benden size tavsiye.
Bu yazıyı Tüm Ankilozan Spondilitlilere atfen yazıyorum. Ve ilaveten şu an ki sağlık sisteminin kıymetini bilin. Obama hala geçemedi sağlık reformuna. Ama bizim ülkemiz oralardaki kepazeliğe rağmen cennet sayılır. Kıyaslamaları anlamanız için Michael Moor (Maykıl muur) un belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. O zaman ne demek istediğimi anlarsınız.
Son olarak bu yazıda ismi geçipte kendisine haksızlık ettiğimi düşünen varsa buyursun kapım hakkı yenildiğini düşünen herkese açıktır. Sözlerime Kanun-i Sultan Süleyman'ın hasta yatağında söylediği şu gazelle nihayete erdirirken, Hepinize sağlıklı günler dilerim..

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sihhat gibi
Ko bu ays u isreti çünkim fenâdur âkibet
Yâr-i baaki ister isen olmaya tâat gibi
Olsa kumlar sagisinca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu sise-i çarh içre bir sâat gibi
Saltanat didükleri ancak cihân gavgaasidur
Olmaya baht u saâdet âlem-i vahdet gibi
Ger huzûr itmek dilesen ey Muhibbî fârig ol
Var midur vahdet makaami gûse-i uzlet gibi



9 yorum:

  1. Ellerine, kelimelerine, yüreğine sağlık sevgili dostum!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağol dostum eksik olma. Seninde yüreğine sağlık.

      Sil
  2. Yahu arkadaş üşenmedin mi bu kadar uzun yazıyı yazarken, ben bir ümitle hepsini okudum tabi ama keşke okumasaydım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir nebze farkındalık oluştuysa yazı amacına ulaşmıştır. Daha bu yazdıklarımın yaşadıklarımın belki yarısı bile değildir. Önemli olan kaybettiklerimiz değil kazanabildiklerimizdir. Ben herşeye rağmen mutluyum ve hep umutluyum. Yorum için teşekkürler ;)

      Sil
  3. geçmiş olsun ilerideki halimi okudum :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umutlu olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Zaten bu yazıyı içimiz kararsın diye değil mutlu olmayı nasıl öğrenebiliriz onun için yazdım. Mücadele edeceğiz ve dik duracağız. ;)

      Sil
  4. Geçmiş olsun.içten paylaşım için teşekkürler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ederim zahmet edip okuduğunuz için. ;)

      Sil